Duygusal güç

Savaş yalnızca cephede verilen bir mücadele değildir. Aynı zamanda insanların zihinlerinde, kalplerinde ve günlük yaşamlarında verilen görünmez bir mücadeledir. Top mermilerinin, sirenlerin ve belirsizliğin ortasında ayakta kalabilmek; sadece fiziksel değil, aynı zamanda güçlü bir duygusal dayanıklılık — yani “resilience” — gerektirir. Peki insanlar savaş gibi ağır koşullarda bu dayanıklılığı nasıl koruyabilir?

Son günlerde ortalık tam anlamıyla sıcak savaşa büründü ve bu savaş bizim jeostratejik bölgemizde devam ediyor. Gücün güçsüzlüğe tahakkümü ve ben hep önde olmalıyım düşüncesinin hâkim olduğu ekonomik çatışmalar, önce soğuk şimdi de sıcak tarafa evrildi.

Olay tamamen büyüyen bir gücü ekonomik ve hammadde tarafında güçsüz bırakmak şeklinde görülüyor. Önce Venezuela da başlayan eşkıyalık, bugün İran tarafında devam ederek çoğalıyor ve asıl konu olan ÇİN tarafını petrolsüz ve hammaddesiz bırakmak olan bu savaşın adı, rejim sıkıntısı ve uranyum zenginleştirmesine bahane edilerek geliştiriliyor. Tıpkı IRAK’taki Saddam döneminde kimyasal silah üretiliyor masalı ile Irak ı devirdikleri senaryo gibi devam ediyor.

Türkiye’nin yakın ve uzak tarihi bu sorunun birçok cevabını içinde barındırır.

Duygusal dayanıklılığın en güçlü kaynaklarından biri, yaşanan zorluğa bir anlam yükleyebilmektir. Kurtuluş Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Anadolu’nun dört bir yanında yoksulluk, işgal ve umutsuzluk varken insanlar yalnızca bireysel hayatta kalma mücadelesi vermedi; aynı zamanda “bağımsızlık” gibi ortak bir amaç etrafında birleşti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ya istiklal ya ölüm” sözü yalnızca siyasi bir slogan değildi. İnsanların psikolojik olarak direnmesini sağlayan bir çerçeve sundu. Ortak bir hedef, bireysel korkuları daha yönetilebilir hale getirir.

Savaş dönemlerinde bireyleri ayakta tutan en güçlü unsur çoğu zaman toplumun kendisidir. Türkiye’de 1999 Marmara Depremi sonrasında ortaya çıkan dayanışma kültürü buna modern bir örnektir. Her ne kadar bir savaş olmasa da toplumun büyük bir travmaya karşı nasıl birlikte ayakta kalabildiğini gösterir.

Benzer şekilde Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da kadınların cepheye mühimmat taşıması, köylülerin ordunun ihtiyaçlarını karşılaması ve şehirlerde kurulan yardım örgütleri insanların yalnız olmadıklarını hissettirdi. Bu his, psikolojik dayanıklılığı büyük ölçüde artırır.

Savaşın en yıkıcı etkilerinden biri hayatın normal akışını bozmasıdır. Ancak tarih gösteriyor ki insanlar mümkün olduğunca gündelik düzenlerini koruduklarında psikolojik olarak daha güçlü kalabiliyor.

  1. Dünya Savaşı sırasında Türkiye doğrudan savaşın içinde olmamasına rağmen büyük bir belirsizlik yaşamıştı. Buna rağmen şehirlerde okullar açık kaldı, gazeteler yayımlandı, kültürel faaliyetler devam etti. Bu tür “normal hayatın küçük parçaları”, insanların zihinsel dengesini korumasına yardımcı olur.

Her toplum zor zamanlarda kendine umut verecek hikâyeler üretir. Türkiye’de Çanakkale destanı bu açıdan güçlü bir psikolojik mirastır. “Çanakkale geçilmez” sözü yalnızca geçmiş bir savaşın hatırası değil; zor zamanlarda toplumun kendine söylediği bir moral cümlesidir.

 

Bu tür kolektif hikâyeler, insanlara “biz daha önce de zor zamanları atlattık” duygusunu verir. Bu da geleceğe dair umudu canlı tutar.

Savaşların yarattığı travmalar derindir ve hiçbir toplum bundan tamamen zarar görmeden çıkamaz. Ancak tarih gösteriyor ki duygusal dayanıklılık; ortak amaç, toplumsal dayanışma, gündelik hayatın korunması ve umut veren kolektif hikâyeler sayesinde güçlenir. İkinci dünya savaşı sonrası tam anlamıyla duygularını ve sistemlerini yöneten Almanya’nın bugüne gelmesindeki en büyük etken bu olmalı. Yapılan eğitim reformları, çalışma düzenlemesi ve sanayi gelişimi yapan bu ülke insanlarına da bir anlamda moral aşılayarak Avrupa birliğinin dev ülkesi haline gelebilmiştir.

Türkiye’nin tarihi de bu gerçeğin sayısız örneğini sunar. Belki de en önemli ders şudur: En zor zamanlarda bile bir toplumun en güçlü savunma hattı, insanların birbirine olan güveni ve birlikte ayakta kalma iradesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün şu önemli deyişini unutmamak lazım,

‘’Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır’’

İnanırsanız ve duygularınız vatan sevgisi ile birleşirse bu sevdayı kimse kolay bozamaz.

Onlarca ağırlıkta top mermilerini hiç yüksünmeden ve yorulmadan taşıyan ‘’Nene Hatun’’ gibi güçlü kadınlarımızın da  8 Mart Dünya Kadınlar gününü kutlayarak saygılarımı sunuyorum.

Kalın sağlıcakla

Sinan Bayraktar

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir